2 Eylül 2014 Salı 20:19
Köşe Yazarımız Olmak İster misiniz? Başvurmak için tıklayın.
Fikrini Söyle: Elazığ eleman ilanları.

Elazığ Kültürü

Yöresel Yemekler:

Elazığ mutfağı oldukça zengin yemek çeşitlerine sahiptir. 150'ye yakın yemek çeşidi olan Elazığ'da, üç öğün yemeğin dışında kuşluk yemeği ve özellikle yatsılık denilen pestil, ceviz, orcik, meyve gibi yiyeceklerin bulunduğu sofralar açılır. Geleneksel Elazığ (Harput) mutfak kültürü, Türk mutfak kültürünün izlerini taşır. Sofra adabından yemek çeşitlerine kadar halen geleneksel özelliklerini koruyabilen Elazığ mutfağında; tarihi Oğuzlara kadar uzanan tutmaç, umaç aşı anamaşı, kara kavurma gibi yemekler halen varlığını sürdürmektedir.

Mevsime, yörenin özelliklerine ve ürettiği ürünlere göre şekillenen yemek çeşitlerinin bir çoğu yalnızca Elazığ'a hastır. Özellikle kırsal kesimde hatta şehirde bile yöreye özgü çok güzel ekmekler yapılır. Bu ekmeklerden en ünlüsü ve en lezzetlisi güz mevsiminde yapılan ve bütün bir kış hiç bozulmadan kalabilen tandır ekmeğidir.

Yemekler çoğunlukla yer sofralarında yenilir. Büyük başlamadan ve besmele çekilmeden yemeğe kaşık vurulmaz. Eskiden aile içinde bile kadın erkek ayrı ayrı sofraya otururdu. Günümüzde yabancı biri olmadıkça sofraya kadın ve erkekler birlikte otururlar.

Eskiden bütün yemeklerde tereyağı kullanılırdı. Günümüzde ise hem köylüler hem de şehirliler çoğunlukla nebati yağ kullanmaktadırlar. Bazı özel yemeklerde mutlaka tereyağı kullanılır. Yemeklerde salça ve soğaraç çoğunlukla kullanılır ve bu karışım sos vazifesi yapar.

Kış mevsimi için yapılan hazırlıkların başında taze meyve ve sebzelerin hemen hepsinin kurutulması gelir. Turşu ve salamura yapılır, şehriye ve erişte kesilir, kurut ve tarhana hazırlanır; tandır ekmeği yapılır; kavurma hazırlanır, orcik, pestil, tutunu yapılır.

Düğün ve sünnetlerde özel eğlence törenlerinde ziyafet çekilir, özel yemekler çıkartılır. Bütün bu işler komşu ve akrabaların yardımı ile topluca yapılır. Günümüzde geleneksel yemeklerimiz halen yapılmakla birlikte yeni yemek çeşitleri de Elazığ  mutfağına girmiştir. Keban barajını yapılmasından sonra oluşan göl sahasında ve Hazar gölünde yetiştirilen tatlı su balıkları Elazığ mutfağına girmiş ve balık yemekleri sıkça yapılır olmuştur.

Yemek Sofraları:

Yer sofraları: Sofra bezleri eskiden Harput'ta yerli beyaz bezden yapılırdı. Çitçilerin (baskıcılar) açık pembe zemin üzerine siyah motiflerle süsleyerek bastıkları sofra bezleri çok yaygındı. Bu sofra bezleri (dest-i hunlar) odanın ortasına serilir üzerine bir sini ve sininin içerisinde yemek takımları ve malzemeleri konulur ve sofra bezinin etrafında küçük yer minderleri bulunurdu.

Bazen de sofra bezi üzerine 50-50 cm yükseklikte  özel yapılmış küçük bir masa konulur ve bunun üzerine sini konularak sofra oluşturulurdu. Bu sofralarda yemek daha kolay yenilirdi.

Günümüzde de Elazığ ve çevresinde çoğunlukla yer sofrası tercih edilir. Ancak özellikle kentte hemen her evde yemek masası bulunmakla birlikte ekseriyetle bu masalar misafir olduğunda kullanılır.

Geleneksel mutfak kültürümüzün önde gelen araçlarından birisi olan sofra bezleri yerini naylondan yapılmış sofra bezlerine bırakmıştır. O güzelim çiçekli, kuşlu, "hoş geldiniz" li sofra bezleri günümüzde kimi evlerde sandıklarda birer hatıra olarak saklanmaktadır.

Eskiden çok yaygın olan sofra bezi baskıcılığı talep azlığı nedeniyle unutulmakta iken Kültür Müdürlüğü'nce açılan kurslarda on beş civarında usta öğretici yetiştirilmiştir.

Harput, Elazığ ve çevresinde özellikle düğünlerde kurulan 3-4 metre uzunluğunda sofralar kurulurdu ki buna da Somat denilirdi. Bu tür ziyafetlere de "Somat Çekme" denilirdi.

Mutfak ve Kilerler:

Mutfak ve kiler iç içe olduğu gibi ayrı ayrı da olurdu. Eski Harput evleri de sofalara çıkmadan evvel yan kapılardan birisi mutfak (mutbah) diğeri de kiler kapılarıdır.

Kiler 7-8 aylık zahireyi barındırırdı. Başta pilavlık ve köftelik bulgurlar, çorbalık keşkeklik döğme (kendüme) ler, mercimek, fasulye lovik ve nohutlar, ağızları beyaz ve nakışlı örtülerle kapalı, kırmızı topraktan yapılmış yerli büyük küpler  veya peteklerde; sıra sıra dizili sırlı yeşil çinilerde ise unlar, pekmezler, ballar, peynirler, salçalar, turşular; tenekelerde yağlar, kavurmalar, kıymalar, tarhanalar; muhaşır, erişte gibi şeyler ise büyük kamış sepetler içerisinde, sebze kuruları, yine kilerde tavana asılı ekmek salıncağı üzerinde tandır ekmekleri bulunurdu. Tandır ekmeklerinin üzerine çok temiz hasavanlar örtülür ve kışlık ekmek ihtiyacı karşılanırdı. Kilerin en güzel yiyecekleri olan orcik, meyve kuruları daha bir özenle saklanırdı.

Günümüzde bazı köylerde  zahire küp ve petekleri ve tandır ekmeği için yapılan iskeleler halen kullanılmaktadır. Kent hayatında ise evleri müsait ve köyleri ile bağlantısı olan sınırlı sayıdaki evlerin dışında bu kiler geleneği ve malzemeleri vardır.

Mutfaklar ise ocağın içerisinde bulunduğu yemek pişirilen, içerisinde mutfak araç ve gereçlerinin bulunduğu temiz ve ferah mekânlardan seçilirdi.

Yemek Tarifleri:

Harput Ekmek Tatlısı (Taş Ekmeği)

Malzemeler:6 adet yumurta, süt, un, tuz, yağ ve şeker.

Yapılışı:

Harput Köfte

Malzemeler:

1 kg yağsız kıyma 1 orta boy ince kıyılmış kuru soğan, et  ölçüsünde ince  bulgur, bir avuç yarma, 1 yumurta, salça, tuz, baharat, isteğe bağlı maydonoz ve reyhan.

Yapılışı:

-Et, soğan ve salça çiğköfte gibi yoğrulur. Daha sonra yavaş yavaş bulgur  

 yoğrularak ete  dahil  edilir. Yoğrulurken bulgurun yumuşaması için ara sıra su serpilir.

                 -  Bulgur ve et dağılıncaya kadar yoğrulur

- Fındıktan biraz büyük parçalar bölünür

-Başparmakla işaret parmağı arasında sıkıştırılarak tek tek tencereye dökülür.

- Ayrıca bir tencerede kaynayan yağlı ve salçalı suya katılarak pişirilir.

İçli Köfte

Malzemeler:

1 kg yağsız kıyma, 500 gr yağlı kıyma, (içinde kullanılır), 1 kg bulgur (ince), 4 baş soğan, 100 gr ceviz ve 1 paket margarin (125 gr) veya sıvı yağ, 1 demet maydanoz, karabiber, 1 kaşık salça, 1 yumurta.

Yapılışı:

    İçi

        - Soğan küçük küçük doğranır, kıyma margarinle beraber orta dereceli ateşte kızartılır.

        - Bir kaşık salça ilave edilerek karıştırılır. Maydanoz, karabiber ve ceviz içi dökülerek tekrar karıştırılıp ateşten alınır ve donmaya bırakılır. .

  Dışı

 - Yağsız kıymaya tuz atılarak biraz yoğrulur. Hafif sulandırılan kıymaya bulgurun tamamı ilave edilip yumurta kırılarak iyice yoğrulur.   

- Ceviz kadar parçalar alınarak daha önce hazırlanan iç harçtan parmak yardımıyla açılan köftelerin içine birer kaşık konularak kapatılır.

-     Köfte yapımı bitince genişçe bir tavaya margarin veya sıvı yağ konup eritilir, bir kaşık salça konularak karıştırılır, buna bir litre su konup kaynatılır.

-     Kaynayan salçalı suya köfteler tek sıra dizerek on dakika pişirilir.

-      Sıcak olarak servis yapılır.

Gömme

Malzemeler:

1500 gr  un (kepekli un), 750 gr  kıyma veya kavurma, 200 gr  ceviz, 100 gr  tereyağı, bir miktar pul biber ve tuz.

Yapılışı:

Giyim-Kuşam:

Günümüzde Elazığ insanları çoğunlukla çağdaş giysileri tercih etmektedirler. Ancak köylerde geleneksel giysilerin de kullanıldığını görmek mümkündür.

Şehir merkezlerinde kadınlar modern giyimi takip ederler. Bununla birlikte orta yaşın üzerindeki kadınların manto giyip başlarına örtü taktıkları görülmektedir. Çok az da olsa çarşaf giyen yaşlı kadınlara da rastlanır.

Erkek giysisi; ceket, pantolon, gömlek ve kunduradır. Köylerde bu giysi biçiminde farklılıklar görülür. Köylerde erkekler gömlek, kolsuz yelek, şalvar giyerler. Kundura bu giysiyi tamamlar.

Mahalli Kıyafetler:

Harput insanının giyime olan düşkünlüğü bu kültürün oldukça gelişmesine ve zenginleşmesine vesile olmuştur. Özellikle kadın giysilerinin çeşitliliği giyim zevkinin çok yüksek oluşunun en belirgin göstergesidir.

Kadın Giysileri

Harput kadın giysileri temelde iki grupta
İç giysiler: yelek, köynek, miso, don ve tumandır.
Dış giysiler: kendi aralarında 4 bölüme ayrılır.
1.Misafirlik giysiler 2.Evdelik giysiler 3.Sokak giysileri 4.Gelinlik giysiler

Misafirlik Giysiler

Üçetek-şalvar, cepken-şalvar, entari olmak üzere üç tiptir. Burada örnek olmak açısından üçetek-şalvar giysisi üzerinde Ferhan Memişoğlu’nun araştırmasından bir bölüm alınmıştır.

Üçetek-şalvar: Harput kadınının en eski giysisidir. Tahmini 170 yıl öncesine kadar dayanır. Üçetek-şalvar tipi giysi bugün dahi bazı köylerimizde görülmektedir. Şalvar: İpekli veya basma kumaştan yapılmakta ve iç kısmı astarlanmaktaydı. Şalvarın boyu oldukça uzun olup bilek kısımlarına kaytan geçirilmekte ve diz altından bağlanmaktadır. Böylece şalvar bir etek görünümünde dökümlü olarak ayak bileklerine inmektedir. Şalvarı bel kısmı da uçkurla büzülmektedir.İçlik: İpek veya pamuklu kumaştan yapılmaktaydı. Yakası yuvarlak, önü açık, kopça ile iliklenmektedir. İçliğin yanları yırtmaçlıdır. Üçetek: Sim işli kalın ipekli kumaştan veya kadifeden yapılmaktaydı. Uzun kolları bilezikli ve çok az yırtmaçlıdır. Yırtmaç kopça ile tutturulmuştur. Yakası bele kadar açık (V) şeklindedir. Belde iki kopça ile birlikte iliklenmektedir. Aşağı doğru genişleyen eteğin önü tamamen açıktır. Yanları ise kalça altından aşağı doğru yırtmaçlıdır. Böylece etek üç parça görünümünü almaktadır. Bele tığ işi veya işleme (belbağı) denilen süslü kemer takılmaktadır. Bazen öndeki iki etek yukarı kaldırılarak, uçları belbağının arasına sokulmaktadır. Böylece alttaki şalvar ortaya çıkmaktadır. Üçeteğin boyu ayak bileklerini kapayacak uzunluktadır. Ayakkabı ve Çorap: Bu ip giysinin altında ayakkabı olarak “postal” giyilmektedir. Postalar iki çeşitti.

Harput Postalı: Siyah renkte olup kısa topukludur.

İçme Postalı: Harput postalı tipindedir. Yalnız farklı olarak önde üç düğmeden süsü vardır. Düğmelerden yanlardaki bir renk ortadaki ise ayrı bir renktedir.

Çorap olarak yazın iplik, kışın ise yün çorap giyilirdi. Çorap üzerinde çeşitli nakışlar bulunmaktadır.

Baş süslemesi: Bu giysinin baş süslemesi şöyledir: Uzun saçlar ortadan iv ile ayrılmakta, arkadan küçük parçalara bölünerek örülmekteydi. Önde, birer tutam saç ayrılıp kulak memesi hizasında kesilmekte, yani zülüf bırakılmaktaydı. Başa bordu çuhadan fes takılmakta, fes üzerine gümüş tepelik konulmaktaydı.

Fesin üzerine ayrıca ipek püsküllerden meydana gelen saçlık bulunmaktaydı. Fesin alt kısmına oyalı ipek krep bağlanırdı. Oyalar alın üzerine düşürülürdü. Bu bağlanan krepe “kıncik” denir. Bunların üzerine oyalı çit (yazma) veya dölbent (dülbent) örtülürdü.

Evdelik Giysiler

Elazığ ve çevresinde bugün dahi iş yaparken giyilen bir kıyafettir. Karadon ve geyime olmak üzere iki parçadan meydana gelir. İş esnasında kollara kolçak takılır. Ayakkabı ve çorap bu giysiyi tamamlar. Başa tülbent veya çit bürükleme biçiminde örtülür.

Sokak Giysileri

1889 yılından sonra, padişahın emriyle sokağa çıkarken çarşaf giyinilmeye başlanmıştır. Çarşaftan önceleri renkli desenli ipekten yapılmaktayken. Daha sonraları düz siyah ipek veya pamuklu kumaştan yapılmaya başlanmıştır. Pelerinli çarşaf ve düz çarşaf olmak üzere iki tip çarşaf kullanılmıştır.

Gelin Giysileri

Gelin giysisi misafirlik elbiselerin en güzelidir. Duvak bu giysiyi tamamlar. Gelin duvağı iki türlüdür. Kırmızı üzeri pullarla işli olan duvak ve kalın kumaştan yapılan etrafı büzülerek saçın arkasına takılan duvak. Başa taç takılır ve tacın iki kenarından teller sarkıtılır.

Takılar

Harput giysisinin tamamlayıcı öğesidir. Altın gümüş takılarda en çok elmas, akik, mercan gibi değerli taşlar kullanılır. Harput giysileri ile birlikte kullanılan takılar günümüz Elazığ’ında da kullanılmaktadır. Bunlar; yüzük, bilezik, küpe, altın dizisi, kolye, dal (bronş), saat, humpul ve kemerdir. Kadınlar takıların yanı sıra gözlerine sürme ve kaşlarına rastık çekerler. Saçlar, eller, ayaklar kınalanır.

Erkek Giysileri

Erkekler; ceket, gömlek, kolsuz yelek, pantolon ve kundura giyerler. Köylerde şalvar, cepken ve kundura giyilir. Çoğu zaman bele kuşak bağlanır. “Fes”’in Harput giyim kültürüne girmesinden sonra fese puşu sarmak adet olmuştur. Ancak günümüzde bu giysi yoktur. Cumhuriyet döneminde başa “Sekiz köşe” diye tabir edilen şapkanın giyildiği görülür. Bugün dahi köylerde sekiz köşeli şapka giyenlerin sayısı epeyce kabarıktır. Şalvarlar çuhadan ya da gabardinden yapılır. Genellikle lacivert, açık mavi, gri renkler tercih edilir. Paçaları dar üst kısmı geniş olan şalvarın bel kısmı uçkurla büzülür. Şalvarın üzerine kuşak sarılır. Bu kuşakların bebek kuşak, acem kuşak, şal kuşak, adı verilen çeşitleri vardır. Üst kısma düz beyaz veya siyah-beyaz renkte çizgili pamuklu kumaştan yapılmış gömlek giyilir. Gömlek kollu yakasız veya hâkim yakalıdır. Bu gömleğin üstüne avcı yeleği de denilen şalvar kumaşından ve aynı renkte yapılan kolsuz yaka kısmı açık düğmeli yelek giyilir. Ayakta poçikli çarık veya kundura (galoş-potin) bu giysiyi tamamlar.

El Sanatları:

Eski Harput, şehir ekonomisinin temelini oluşturan geleneksel el sanatları çok ileri bir seviyede olup: dokumacılık, debbahlık, baskıcılık, ipekçilik, yemenicilik, ahşap-taş ve bakır işlemeciliği, oldukça gelişmiş bir durumdaydı. Günümüzde kimi el sanatları tamamen unutulmaya yüz tutmuşken, kimi el sanatları da gelişerek devam etmektedir. Bugün hızlı sanayileşme ve bunun getirdiği ekonomik ve toplumsal değişiklikler, gelişen yeni değer ölçüleri sonucu, gelenekselliği ağır basan kurumlar giderek etkinliğini yitirmektedir.

Dokumacılık

Harput ve civarında özellikle dağ köylerinde yapılan; kilim, cicim, çarpana, çul ve keçe çeşitleri ülke çapında ünlüdür. Kilimler ve cicimler nazman adı verilen gezici tezgâhlarda dokunur. Kilimlerin enleri 60-120, boyları 210-350 cm arasında değişir. Türük adı verilen heybeler el tezgâhlarında yapılırdı. Eskiden yörede çok yaygın olan bez dokumacılığı kuyu adı verilen tezgâhlarda yapılırdı. Bugün kuyu dokumacılığı tamamen terk edilmiştir.

Dokumalarda en çok koç boynu, deveboynu, çakmak, sinek, kartal, gonca, çengel, kazayağı, yayla yolu, öküzgözü, saç bağı, çiçek, göz, keçi, akrep ayağı, eli belinde, adı verilen motifler kullanılırdı.

Halıcılık

Geleneksel el sanatlarımız içerisinde önemli bir yeri olan halıcılık, ekonomik değerini muhafaza ettiğinden günümüzde de gelişerek yaşamaktadır. Elazığ’da İl Özel İdaresi tarafından 1962 yılında halıcılık okulu açılmış 70 kişilik bir personelle halı üretimine geçmiştir. Bu okul özel sektöre devredilmiş olup halen faaliyetlerini sürdürmektedir. İlimizde 1975 yılında ise özel müteşebbisler halı atölyeleri kurmuşlardır.

Yaklaşık 40 tezgâhın ve 55 işçinin çalıştığı bu atölyelerde çok güzel halılar üretilmektedir. Ayrıca, şehir merkezinde Tarım Bakanlığınca işletilen El Sanatları Eğitim Merkezi Müdürlüğü’nde halıcılık eğitimi verilmektedir. Parasız yatılı olan bu kuruluştan bugüne kadar 1.014 öğrenci mezun olmuştur. Hereke, Bünyan, Lâdik ve Isparta türü halılar öğretilmektedir.

Halılar el tezgâhlarında ilmik ipleri uzun tutularak dokunur. İlimizde dokunan halıların 1 cm2 sinde 36 düğüm bulunmaktadır. Bu halılara 60’lık kalitede halı denilmektedir. Tamamıyla el emeği olan ve tezgâhlarda dokunan halılar da taba (kiremit rengi), lacivert, saman sarısı, portakal rengi, mavi ve tonları, şarabi renkler kullanılır. Bu halılarda, daha çok akrep ayağı, kuş, ejder ve özellikle Türk ve Selçuklular dönemine ait motifler kullanılmaktadır. Tamamıyla el tezgâhlarında yapılan halılarımız, ülkemizin en kıymetli halılarının başına gelmektedir.

Elazığ’da Şavak, Goran, Drejan, Yılangeçiren, Meşeli, Hersenk, Aşvan, Halköyü, Dişidi halıları oldukça güzel ve ünlüdür. Bu halıların da daha önceden yapılmış olanları eksperler tarafından çok beğenilmektedir.

Çit Baskıcılığı

Elazığ çit baskıcılığı sanatı geçmişte yaygın olan bugün ise sınırlı çevrelerde etkinliğini sürdüren geleneksel el sanatı koludur. Çitin sözlük karşılığı: pamuktan dokunmuş basma başörtüsü, yazma anlamlarını kapsamaktadır.“Çit sözcüğü Anadolu’nun çeşitli yerlerinde değişik anlamlarda kullanılmaktadır.” Kars ve Isparta çevrelerinde Elazığ’daki ismiyle kullanılmaktadır. Uzmanlar, Elazığ çit baskıcılığını, Anadolu yazmacılık sanatının, diğer bir deyişle tahta kalıpla kumaş baskısı sanatının bir uzantısı olarak görürler. Süslemede nakışın yerini alan baskı tekniği ile desenlenmiş kumaşlara da yörede çit denilmektedir.

Elazığ’da çit üzerine yapılan tahta kalıpla kumaş baskı işlemi “çit basma” ve buna ilişkin dalı da “çitçilik” şeklinde yerel adlandırma ile bilinmekte ve tanınmaktadır.“Elazığ’da basılan çitler teknik yönden “kalıp baskı gurubuna girerler. Renklendirme yönünden ise, çoğunlukla tek tip “karakalem” çitler basılmaktadır. Kalıp baskı tekniği ile basılan çitleri eskiden başörtüsü (yazma), yorgan yüzü, sofra örtüsü, yatak örtüsü, bohça, geyme (erkek gömleği), ve elbiselik kumaşlar oluşturmaktaydı. Bugün ise sofra örtüsü, sedir örtüsü, bohça, peçete, namaz seccadesi gibi örnekler basılmaktadır. Giyim ve ev donanımı eşyası olarak kullanılan bu baskılı çitlerin yanı sıra “keklik alacası” ve “maşraf” lar (yüklük örtüsü, çarşaf) da basılmaktadır. Çit baskıcılığında bir diğer temel unsur da baskı için kalıpların hazırlanmasıdır. Başlı başına bir sanat olan oymacılıkta armut ağacı kullanılır.

Harput’a has çit baskıcılığı sanatının 200 yıllık bir geçmişi olduğu bilinmektedir. Motiflerin büyük bir kısmı doğadan alınmıştır. Çiçek türleri, yapraklar, dal motifleri, kuş, horoz, kurt, geyik, aslan, deve gibi hayvan figürleri de kullanılır. Elazığ il kültür müdürlüğünce yok olmakta olan bu sanat kolunu canlandırmak amacıyla kurslar açılmış ve yeni ustalar yetiştirilmiştir.

İğne Oyacılığı

İğne oyacılığının tarihi, yörede oldukça eskidir. Özelikle Türk kadının el emeğini, göz nurunu ve estetik anlayışını yansıttığı oyalar, adeta birer küçük sanat abidesidir. Sergilendiği yeri gül bahçesine çeviren, örtüldüğü yüze büyülü bir güzellik katan oyalarımızın eşine dünyanın hiç bir yerinde rastlanılmayacağını hiç çekinmeden söyleyebiliriz.

Oyacılık, nineden toruna geçen ve eli biraz iğne tutabilen kız çocuğunun hemen öğrenmeye başladığı bir sanattır. Dün olduğu gibi bugünde çeyiz sandıklarının demirbaş malzemesi olan oyalı yazmalar sanat eserleri olmalarının yanında motifleri ve yapılış tarzının bizlere verdiği kültürel mesajlarla da kültür tarihimiz açısından fevkalade önem arz eder.Elazığ Kültür Müdürlüğünün 1985 yılından beri açmış olduğu, Elazığ iğne oyaları ve oyalı yazmaları ödüllü yarışma ve sergileri sonucunda, oyacılık sanatı yeniden canlanmış; oyalarımıza pazar imkanı sağlanmıştır. İşleyen bir yapıya kavuşturulan iğne oyacılığı, ilin çayda çırası kadar meşhur olmuş ve Elazığ’ı tanıtan turistik eşya olma özelliğine de kavuşmuştur.

El emeği-göz nurunun en küçük motifine kadar yansıdığı oyalar, onu dokuyan kadınlar duygularının ve sanat gücünün terkibinden doğan birer sanat abidesi durumundadır.

Geleneksel kültürümüzde sözsüz konuşma aracı ve 200’e yakın çeşidi olan, sadece iğne ile ve ipeğin ağartılarak boyanması ile yapılan yazma oyaları, geleneksel motiflerle birlikte günlük olaylardan esinlenerek alınan yeni motiflerle de zenginleşerek yaşamaya devam etmektedir.

Semercilik:

Motorlu taşıtların bulunmadığı yıllarda önemli bir geçim kaynağı oluşturan semercilik, makineleşme karşısında eski önemini büyük ölçüde kaybetmiştir. Ancak; halen ulaşımın motorlu taşıtlarla güç yapıldığı yerlerde kullanılmakta olan, katır, eşek ve at için semer ve çul yapılmaktadır.

Binek hayvanlarının koşum aracı olan semerler, çul, meşin, kamış, saman ve ip gibi malzemelerle yapılmaktadır. Çoğunlukla siyah, beyaz ve kiremit renginin kullanıldığı semer ve çulları usta semerciler çok güzel desenlerle de süslenmektedir. Günümüzde semerciler çarşısında 7-8 tane semerci dükkânı mevcuttur.

Bakırcılık

El sanatlarımız arasında bulunan bakırcılığın ilde çok köklü bir geçmişi vardır. Bakırcılar çarşısı adı altında sadece bakır üzerine çalışan dükkânları bulunduğu çarşı, bugün de mevcuttur. Ancak, günümüzde bu dükkânların birçoğunun vitrinini fabrikasyon alüminyum araçlar süslemektedir.

Bakırcıların kullandığı çekiç ve örs ince ve değişiktir. Kap-kaçak ve süs eşyası yapılır. Yapımlarda dövme, çekme ve dökme teknikleri uygulanmıştır. Bakır kaplar; kazıma, takma, çakma yöntemleriyle bezenmiştir. Bezemelerde yaprak, lale, nar, narçiçeği, selvi, hurma, palmiye, dallı, çiçekli tavşan, panter, aslan, kaplan, yaban keçisi, karaca, balık, kurt, insan figürleriyle yazılar ve geometrik desenler kullanılmıştır.

Kazan, teşt, oturak, güğüm, debbe (kavurma basmak için kullanılan kap), ibrik, sitil, üsküre (tas), sefer tası, yemek tabağı, hamam tası, saplı tencere, kepçe, guşhane (tencere), tava, kevgir, cezve, kilden (hamam malzemelerini taşımak için kullanılan kap), kapı tokmağı vb. eşyalar yapılmaktaydı. Bakır mutfak eşyaları yapıldıktan sonra mutlaka kalaylanarak kullanılacağından bakırcı dükkânında bir de kalaycı atölyesi bulunmaktaydı. Bir zamanlar, son derece canlı olan bu ocaklar bakırcılığın eski canlılığını kaybetmesi ile birlikte önemini yitirmiştir.

Halen mevcut bir kaç kalaycı bulunmaktadır. Türkülere konu olan Harput bakırcılığı gelişen teknoloji ile birlikte ortaya çıkan alüminyuma yenilmiş son zamanlarda da bakırcılığın alüminyumdan öcünü çelik eşyalar almıştır.

Yemencilik:

Harput’ta, geleneksel yöntem ve tekniklerle yapılan ayakkabılara yemeni adı verilir. Yemenicilik (ayakkabı yapımı): Harput’un ve son zamanlara kadar Elazığ’ın en önemli geçim kaynaklarından birini oluştururdu. Eski Harput’ta ve günümüz Elazığ’ında halen yemeniciler çarşısı adıyla anılan bir çarşı bulunmaktadır. Bugün tamamen unutulmaya yüz tutmuş yemeniler; altı kösele üstü ise deriden yapılmış olup, son derece kullanışlı ayakkabılardı. Bugün özellikle çevre köylerden yemeni yaptırmak için istek gelmesine rağmen, yemeni yapacak usta bulunmadığından bu talepler karşılanamamaktadır.

Sadece bir yemeni ustasının kaldığı yemeniciler çarşısında, şimdi fabrikasyon ayakkabılar satılmakta; bazı eski ustalar da dükkânlarda ayakkabı tamiriyle birlikte, kundura yapmaktadırlar.

Yemenicilik sanatının unutulmaya başlamasının en büyük sebebi, yemeni yapımının zahmetli olması ve bu işe genç kalfa ve ustaların ilgi duymamasıdır.

Ancak, Elazığ’da yemeniciliğin unutulmasına karşılık kundura yapımı oldukça yaygındır.

Çömlekçilik

İnsanlığın belki de en eski sanatı olarak kabul edilen Elazığ civarında yapılan arkeolojik kazılarda Paleolotik çağa kadar uzandığı anlaşılan çömlekçilik sanatı, yörede binlerce yıldır yaşamaktadır.

İlimizin Sivrice ilçesine bağlı Uslu köyünde halen geleneksel usullerle ve kadınlar tarafından çok güzel çanak ve çömlek işleri yapılmaktadır. Elazığ şehir merkezinde de çömlek atölyesi bulunmaktadır.

Çömlekçilikte: su testileri, güveç, tandır malzemesi ve küpler başta gelir. Küplerde kışlık peynir, turşu, pestil, kavurma gibi erzak bulundurulur. Zahirenin korunduğu ve saklandığı depo küpler toprak kaplar, arı kovanları olarak kullanılan küpler de yapılmaktaydı. Kimi küplerde kabartma güneş kurusu, beş çengel, güneş gölü, beş benek, insan figürleri gibi işaretlerinde bulunduğu görülmüştür.

Rölyef

Rölyef sanatını, resime boyut kazandırma çalışmasıdır şeklinde kısaca tarif edebiliriz. İlimizde bakır üzerine rölyef çalışması yapılmaktadır. Yapılacak olan konu veya figür bakır üzerine tersten çizilerek yine tersinden olmak üzere değişik uçlu çekiçlerle zift veya kum torbası üzerinde dövülür. Normlarına uygun yükseklik elde edilinceye kadar dövme işlemi devam ettirilir. Bu çalışmalar tamamlandıktan sonra esenin üzeri okside olmaması için organik bir kaplama ile kaplanır.

Bu sanatın Türkiye’deki en önemli temsilcisi Harun Taşdemir’dir.

Gelenek-Görenek, İnançlar:

Elazığ’ın köylerinde geleneksel özelikler halen geçerliliğini korumaktadır. Köyü ilgilendiren toplu işlerde imece oldukça yaygındır. Düğün, doğum, ölüm olaylarında bütün köylü elbirliği ile birbirine yardımcı olur. Herhangi bir anlaşmazlık olduğunda köyün ileri gelenleri ve yaşlıları meseleyi çözmeye çalışır. Kan davası gittikçe azalmakla birlikte halen varlığını sürdürmektedir. Başlık parası önemli ölçüde azalmış ve bazı köylerde tamamen ortadan kalkmıştır. Doğum, evlenme, kısmet açma, ölüm gibi konularda geleneksel uygulamalar yaygındır.

Şehirle yakın ilişki halinde olan köyler önemli ölçüde nüfus kaybetmektedir. Aileler çekirdek aile yapısına dönüşmektedir. Kirvelik yaygın ve önemlidir.

Şehir merkezinde cenaze kaldırma ve düğün gibi konularda komşular birbirine yardımcı olur. Komşuluk ilişkilerine önem verilir. Köylere göre geleneksel davranış ve uygulamalar daha az yaygındır.

Düğün ve Evlenme Gelenekleri:

Elazığ ve köylerinde evlenme yaşı kızlarda genelde 17’dir. Erkeklerde ise askerlik yapması ve iş sahibi olmasına bağlıdır. Evlenme görücü usulü ile olmakla birlikte son yıllarda gençler önceden çeşitli bahaneler yaratılarak birbirlerini görürler. Eskiden de çok az olan beşik kertmesi geleneği günümüzde tamamen ortadan kalkmıştır.

Kız İsteme

Oğlanın anası ve kız kardeşi, evlenme çağına giren genç için gittikleri her davet veya köylerde kız bakarlar. Oğlanın anası uygun gördükleri kız için bir tanıdığıyla kız görmeye gider. Kız ve evi tepeden tırnağa gizlice incelenir, kız hakkında olumlu düşünceleri oluşursa istemeye giderler.

Oğlan anası bu kez geliş sebebini kızın anasına açıklar. Kız anası, “çocuğumuzun yaşı küçük” veya “başkasına sözümüz var” derse bu olumsuz bir işaret sayılır; “ne diyelim kısmetse olur, babasına bir danışalım” derse bu olumlu bir işaret sayılır. Kız tarafı bu arada oğlanın ahlakı iyi mi, işi gücü var mı, kötü alışkanlıklar edinmiş mi, diye soruştururlar. İkinci aşamada kız istemeye oğlanın babası aklı başında bir iki yakınını alarak, eşiyle birlikte gider. Kadınlar bir arada erkeklerden ayrı otururken oğlanın babası kızı “Allah’ın emri Peygamberin kavli” ile ister. Sonuç müspet olursa başlık, alınacak eşya, nişan ve düğün tarihleri belirlenir. Kadınların da mutabakatı sağlandıktan sonra düğün hazırlıklarına girişilir. Oğlan evi tarafından kız evine nişan bohçası gönderilir. Nişan gününde oğlan evi çeşitli hediyeler alır, şerbet malzemesini kız evine gönderir. Yüzük takılır. Nişan şerbeti içilir. Nişanlılar, düğün tarihine kadar görüşemezler. Günümüzde şehirde kısmen de olsa belli şartlarda görüşmelerine izin verilmektedir.

Düğünden önce, alınan eşyalar ve kızın cehiz sandığı sergilenir. Komşular cehiz görmeye giderken hediye götürürler. Düğünden önce kız evinde sergilenen cehiz bir listeye yazılır. Nikâh bedeli olarak erkek ve kız tarafından “mihr-i muaccel” i hesaplanır. Cehizi oğlan evine düğünden önce getirirler. Buna “veç” denir. Eskiden veç alayları olurdu. Harput’ta gelin hamamı kına hamamı geleneği vardı. Bu cehizin koyulduğu günün ertesinde yapılırdı. Konu komşu hamama davet edilir eğlenilirdi.

Kına geceleri, düğün günlerinin arifesinde oğlan evinde erkekler; kız evinde ise kadınlar tarafından yapılan törenlerdir. Erkek evi tarafından yapılan gecede bütün tanıdıklar çağrılır. Çalgı takımları gecenin geç saatlerine kadar çalar, oyunlar oynanır, türküler söylenir, silahlar atılır. Misafirlere yemek ikram edilir. Diğer köylerden gelen yabancı misafirler, paylaşılarak konuk edilir.

Elazığ’da güvey çalma diye bir gelenek vardır. Oğlanın sağdıcı düğün boyunca damat adayını saklar. Damadı çaldırırsa, çalanlara bir ziyafet sözü vermek zorunda kalır. Gelin alınacak günde güvey iyice süslendirilir. Gelini, arkadaşları ve oğlanın kız kardeşlerinden biri süsler. Güvey “düvür” gitmez, evde gelin alayının dönmesini bekler.

Kız, baba evinden bir örtünün altından geçirilerek çıkarılır. Eskiden güveyi, gelin içeri girmek üzereyken dama çıkarılır; gelinin başına elma, para, kuru üzüm atardı. Gelin de kuzu gibi uysal olsun diye eşiğe kuzu postu serilir ve kaşık kırdırılırdı. Düğün alayına yemek verilir. Bu sırada güvey sağdıcın yanındadır. Yatsı namazından sonra evine getirilir, dualar edilir ve gerdeğe sokulur.

Ertesi gün “subaha günüdür”. Gelin ve damat aile büyüklerinin ellerini öperler. Gelin hediyeler verilir, takılar takılır. On beş gün sonra da gelin ve damat kız evine gider orada da el öperler. Buna “on beşine gitme” denir. Kız istemenin başlangıcından on beşine gitmenin sonuna kadar düğünün hemen her safhasında çok yoğun adetler, inanmalar ve uygulamalar yaşanmıştır.

Günümüzde hem adet ve inanmalarda hem de törenlerde bazı değişimler gözlenmekle birlikte özellikle köylerde düğün adetleri gelenekselliğini sürdürmektedir.

Doğum Gelenekleri:

Türk kültüründe doğum kutsal bir hadise olarak yer almaktadır. Elazığ’da bu önemli olaya hazırlıklar çok önceden başlar. Kadının, hamile kaldığı günden itibaren çocuğun sağlıklı, akıllı olması veya sevilen bir kimseye benzemesi için yaptığı veya sakındığı birçok uygulama vardır. Çocuk, doğmadan birçok eşyası hazırlanır. Beşiği dizilir.

Doğumun kolay olması için fincana dua yazdırmak, kurban kesmek, hocaya sel at-u selam verdirmek, doğum sırasında kolay doğum yapmış kadınları doğum odasına almak gibi uygulamalar vardır. Düşük yapmış kadınlar ve çocuklar doğum odasına sokulmaz. Bebeğin göbeği bıçakla kesilerek tuzlanır. Eş, ev dışına çıkarılmaz, bahçeye gömülür. Eskiden bebeğin altına höllük konulurdu. Kundağına nazarlık takılır ve çocuk doğduktan sonra beş ezan geçmeden meme verilmezdi. Çocuğa adını veren kulağına ezan okuduktan sonra üç kez verildiği isimle seslenir, doğumu izleyen sabah doğarken şenliği yapılırdı. Yakın komşular çağrılır, yemekler yenir, eğlenceler yapılırdı. Çocuğa ilk yedi gün ebe bakardı ve buna küçük kırk denirdi. Bunun için ebeye, ebe hakkı verilirdi.

Doğumdan sonra “al basmasına” karşılık tedbirler alınır, yatağın çevresine kara sicim bağlanır. Loğusa kırk gün evinden dışarı çıkmaz, çocuğu yalnız bırakmaz, dışarı çıkacaksa çocuğun ayakucuna su, başucuna süpürge bırakırdı. Loğusa evine et girmez. Karşılaşan iki loğusa birbirlerine iğne verirdi. Çocuğa muska, mavi boncuk takılırdı. Çocuğun ilk dişinin, saçının çıkması, yürümeye, konuşmaya başlaması hep olay niteliğinde değerlendirilir ve birtakım uygulamalar yapılırdı. Günümüzde köylerde bu uygulamaların bir kısmı yaşarken şehirlerde büyük değişimler olmuştur.

Ölüm Gelenekleri:

Ölüm gelenekleri kültür açısından büyük önem taşır. Zira en az değişikliğe uğrayan uygulamalara ölüm geleneklerinde rastlanmaktadır. Elazığ’da gelenekselliğini koruyan ölüm gelenekleri ölümden önce, ölüm sırasında ve ölümden sonra yapılan pratik ve uygulamalarda kültürel devamlılığın önemli unsurlarını taşır.

Köylerde ve kentlerde herkes cenazeye büyük saygı gösterir. Elazığ şehir merkezinde cenaze geçerken yardıma koşmayan, saygı duruşunda bulunmayan hiç kimseye rastlanmaz.

Köylerde ölüm olduğunda bütün köylü işini bırakarak hemen cenaze evine koşar. Aralarında iş bölümü yaparak kimi mezar kazar, kimi mezarda kullanılacak malzemeyi temin eder. Ölü suyunun kaynatılmasından ölünün yıkanmasına kadar bütün işleri cenaze sahiplerinden önce tamamlarlar. Taziye süresince taziye evine sırasıyla yemek pişirir getirirler. Ölü olduğu günde veya yas süresi içerisinde köyde hatta yakın bir köyde düğün, sünnet gibi törenler varsa ya ertelenir veya ölü evinin müsaadesi alınarak müziksiz olarak gerçekleştirilir.

İnanışa göre akşam namazından sonra cenaze gömülmez; her halükarda cenaze namazı mutlaka kılınır. Ölen kadınsa tabutunun üzerine yeşil yazma bağlanır. Tabutun üzerine bırakılan halı ve kilim camiye bağışlanır.

Defin işlemi yapıldıktan sonra topluca cenaze sahibinin evine gidilir. Hoca Yasin-i Şerif okur, taziye verilir. Ölü sahibine yakın kimseler burada kalır. Onların acılarına ortak olmaya çalışırlar.

Ölünün, devrine oturma geleneği vardır. Ölen kişinin sağlığında yapmadığı veya eksik bıraktığı ibadetler için fitre dağıtılır. Taziye süresi üç gündür. Ölümün kırkıncı günü mevlit okutulur, davetlilere yemek ve helva ikram edilir. Elli ikinci gününde hatim indirilir. Ölümden sonraki ilk dini bayram karalı bayram sayılır. Arife günleri mezarlıklar ziyaret edilir.

Kürsübaşı:

Eski Harput evlerinde kış mevsiminde kullanılan adeta soba görevi yapan özel olarak düzenlenmiş kürsü etrafında ısınmak, sohbet etmek, eğlenmek amacıyla bir araya gelinmesine kürsübaşı denilir.
“Kürsübaşı” günümüzde Harput kültürünün belli bir yönünü ifade eden, çağrıştıran kelime olarak algılanır.

Kürsü, “50-60 cm yüksekliğinde en küçüğünün bir yanı 60 cm den başlamak üzere 1,5 metreye kadar genişleyen dört ayaklı ve dört köşeli tahtadan yapılmış kare bir masa şeklindedir. Bazılarının yalnız üst kısmı tahta kaplı olup alt kısmı açık, Bazılarının ise altı da üstü de kapalı, yalnız alt döşemenin ortasında 30-60 cm kutrunda dairemsi oyulmuş boş bir yer vardır ki buraya mangal konulur. Kürsülerin büyüklük ve küçüklüğüne göre hususi surette saman ve yapışkan bir çamurdan yaptırılmış olan bu mangallar, kürsü ayaklarının tam ortasına konulur, etrafında ise abdest sularının ısınması için bakır ibrikler bulunurdu.

Açık havada ve ekseriyetle yemek ocaklarında yakılan ağaç kömürü, ateşi carıtlarla (ateş küreği) bu mangallara konulur ve dayanmak için de üzerleri külle kapatılırdı. Bu ateş, soğuğun şiddetine göre 10-12 saat kadar kürsüyü ve kürsü başlarını hamam gibi ısıtır ve sıcak tutar.

Kürsülerin üzerine, iç yüzü kırmızı renk düz ve dış tarafı ise aynı yerli bezden (çiçekli bez) hususi surette yaptırılmış büyük yorganlar örtülür. Kürsünün iki tarafı sedir diğer iki tarafına da büyük minderler konularak bu seviyeye çıkarılır. Bunların üzerine tekrar yumuşak döşek veya makatlar konulur ve üzerine tertemiz örtüler çekilir. Duvarlara gelen taraflara da sırayla yastıklar dayanır. Yumuşak minderlerin üzerine oturulur ve yastıklara dayanılır.

Ayaklar bacak ve kollar bu yorgan altına sokulur, kürsü yorganı göğüslere kadar çekilir. İşte bu suretle kürsünün dört bir tarafında oturanlar vücutlarını ısıtır ve soğuktan muhafaza edilmiş olurlardı. (Sunguroğlu Cilt-4 Sh. 276)

Bazı köylerde ise dört tarafı kerpiçle çevrilmiş ve yumurta ile sıvanmış , ortası boş kürsüler yapılmıştır. Bu kürsünün ortasına içi köz dolu mangal bırakılır ve üzeri kapatılırdı. Kürsünün etrafında minderler ve kürsü yorganı bulunurdu.

Kürsünün kendisinden ziyade Kürsübaşı diye bilinen ve bu isimle anılan toplantılar, sohbetler, ziyafetler, yarışmalar, müzikli eğlenceler, halk hikayeleri anlatımları gibi kültür hayatımızda önemli yeri olan konuların işlenmesi ve günümüze kadar gelmesi önemlidir.

Kürsübaşları geleneksel kültürel unsurlarımızın günümüze ulaşmasında önemli bir fonksiyonu olmuştur.

Uzun kış gecelerinde Harputluların hemen tek eğlencesi olan Kürsübaşlarında, yaş guruplarına göre toplantılar olurdu. Kürsübaşlarında önceden karar verilmesi suretiyle sırayla her gece bir evde toplanılırdı. Her mahallede akran olan ve ruhen uyuşan insanlar bir topluluk oluştururdu. Bunlara “kol” denilirdi. Bu kollar o topluluğun liderinin ismiyle anılırdı. Bu kollar içerisinde iyi yemek yapanlar mutlaka bulunurdu.

Toplanılmasına karar verilen eve tedarik edilen malzemeler önceden gönderilirdi. Evdeki kadın ve çocuklar akşam erkenden bir başka komşuya gider; evi misafirlere bırakırlardı. Yarı gecelere kadar sürecek olan eğlenceler, anlatılacak fıkralar, yapılacak şakalar hep planlanır ve gece mutlu bir şekilde tamamlanırdı. Halk oyunları şarkı ve türküler, maya ve hoyratlar; güzel yiyecekler, çeşit çeşit sohbetler Harput’un soğuk kış gecelerini ısıtır gönüller şenlenirdi. Bir daha ki toplantı ve yiyecekler de bu gecenin sonunda kararlaştırılırdı. Yemekler, meyve ve diğer yatsılıkların kimler tarafından alınacağı hususunda kura çekilirdi.

Kürsübaşları, gündüzleri bütün ev halkını etrafında toplar, geceleri de varsa eğer misafirlere tahsis edilirdi. Kürsübaşlarında efsaneler, masallar, bilmeceler söylenir; latifeler şakalar yapılır, yüzük oyunları oynanırdı. Oyun sonunda kaybedenlere cezalar verilir ağır şakalar yapılırdı.

Kürsübaşı geleneklerinden başka Harput’ta bütün mahallelerde “oda işletme adeti” vardı. Zengin konaklarında selamlık daireleri, orta hallilerin evlerinde ise selamlık odaları bulunurdu. Akşamla yatsı arasında buralarda toplanılırdı. Bu odaların müdavimleri hep aynı kişilerdi. Bir odanın müdaviminin diğer odaya gitmesi hoş karşılanmazdı.

“Selamlık odalarında sesleri güzel kimseler tarafından Ahmediye, Muhammediye, Kısas-ı Enbiya kitapları, Emrah, Nevres külliyatından parçalar okunurdu.” Hikâyeler, masallar, savaş anıları anlatılırdı.

“İlim adamlarının selamlık odaları kalabalık olurdu. Müdavimleri de çoğu hocalar, Müderrisler veya mektep medrese görmüş kimselerdi.” Bu odalar adeta bir ilim yuvasıydı. Fuzuli, Baki, Nef’i, Nabi, Nedim, Sadi gibi şair ve ediplerin eserleri okunur, incelenir, yorumlar yapılırdı. Hatta bu toplantıda ezbere beyitler okunmakla kalınmaz “Fuzuliden bir beyit okuyacaksın ki son harfi “b” olsun” şeklinde sorulan sorulara cevaplar alınırdı.

İşte böylesine ortamlarda adeta Kürsübaşlarında ve odalarda bir “yaygın eğitim” yapılır insanlar bilgi sahibi olurlardı. Harput insanının kadirşinaslığını, bilge kişiliğini ve musikisindeki şahsına münhasırlığını buralarda aramak gerekir.

Maya ve Hoyratlar:

Yüksek ve dik bir sesle söylenen hoyrat, genellikle cinaslı kafiye kullanılan ve Anadolu’nun çeşitli yörelerinde cinaslı mani, kesik mani, ayaklı mani olarak ifade edilen bir türdür. Elazığ mani, maya ve hoyratlarının Urfa, Kerkük mani, maya ve hoyratlarıyla büyük bir benzerlik hatta ağız ayrılığının dışında bazı metinlerde aynılık gösterir.

Yedin beni, yedin beni

Bayah geldim, bayah geldim

Gurt oldun yedin beni

Al sinen dayah geldim

Ben seni ugrun sevdim

Dilim der yüz yaşadım

Sen ele yerdin beni

Göynüm der bayah geldim

 

 

Oku yara, oku yara

Sürme beni, sürme beni

Yaz derdim oku yara

Her göze sürme beni

Sinemde yer kalmadı

Eşikte kulun olam

Meğer ok oku yara

Gapından sürme beni

 

 

Ah o gözler, ah o gözler

Güne düştüm, güne düştüm

Kan eder ah o gözler

Gölgeden güne düştüm

Beni vuran ok değil

Felek! Gözün kör olsun

Sendeki ahu gözler

Dediğin, güne düştüm.

 

 

Düşte gör, düşte gör

Derde kerim, derde kerim

Hayalde gör, düşte gör

Gam derer, derd ekerim

Dostun kim, düşmanın kim?

Yas tutma deli gönlüm

Hele bir kez düşte gör

Mevla her derde kerim

 

 

Su da yandı, su da yandı

Gül eser, gül eser

Od düştü, su da yandı

Bülbül uçar, gül eser

Seğirttim su serpmeye

Bağmacı gadan alam

Serptiğim su da yandı

Yar yatağın güle ser.